HATİCE KÜBRA ERGİN

 

Açılış Sayfam Yap   Sık Kullanılanlara Ekle   

   Anasayfa          Künye          Yazar Girişi         Sitene Ekle         Arşiv          Rss Listesi
 

Basın Yayın - Uzak Doğu’lu kültür işgali - Hatice Kübra ERGİN
   
 Uzak Doğu’lu kültür işgali

 Yazı Boyutu

 Tarih : 18.11.2009 - 21:24:51 


Son zamanlarda çocuklarınızın seyrettiği çizgi filmlere dikkat ettiniz mi bilmiyorum? Eğer dikkat ettiyseniz, ülkemiz çocuklarının, oldukça kuvvetli bir Uzak Doğu kültürü işgali altında olduğunu görmüş olmalısınız.


MİSTİK AKIMLARIN İSTİLASI
 106. Sayı
 Ekim 2009

 Bunun yanında diziler, filmler, gazete ve dergilerde de mistik akımlara oldukça fazla yer verilmektedir.

Çocuklarımız belki kendi inancımızın ve tasavvuf yolumuzun adabı hakkında pek bir şey bilmediği halde, bu çizgi film kahramanlarının bağdaş kurup oturup gözlerini yumarak ‘dhyana’ (meditasyon) yaptığını seyretmektedirler. Yine, gençlerimize her gün kişisel gelişim dergileri, gazete ve dergilerin renkli sayfalarında, yoga ve benzeri öğretilerin yararlarından bahsedilmektedir.

Dünyadaki gelişmelere paralel bir şekilde, ülkemizde de Hint ve Uzak Doğu dinlerinin uygulamalarının günümüze uyarlanmış şekilleri yaygınlaşmaktadır. Bilhassa kendi öz kültüründen habersiz bir şekilde yetiştirilen insanlarımızın, bu akımlara rağbet ettiklerini görmekteyiz.

Halkımızın, bilhassa kadınlarımızın, bu akımlara rağbet etmelerinin en önemli nedeni; bu akımların insanlara sağlık, huzur, mutluluk ve uyum gibi arzu ettikleri şeyleri vaat etmeleri… 

Günümüz insanı, ideolojik çatışmaların, kanlı kavgaların yorgunu babalarının aksine, aşırı derecede kendine yoğunlaşmış durumda. Artık günümüzde hiç kimse dünyayı kurtarmak gibi büyük ideallerin peşinde değil; aksine kendini kurtarma telaşında.

“Sen yanmazsan, ben yanmazsam nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” diyen birilerinin, gençliğimizi emperyalistlerin amaçlarına piyon yapmasının sonucu olarak artık; kendini feda ederek dünyayı aydınlatacak bir meşale olmaya talip olan genç yok denecek kadar az… Liberalizmin son ideoloji sayıldığı çağımızda insanlar; kişisel başarı, sağlık ve mutluluk peşinde…

Akşam haberlerinden magazin dergilerine, gazetelerin eklerinden internet sitelerine kadar pek çok yerde; sürekli neler yememiz, içmemiz, yapmamız gerektiğine dair tavsiyelere rastlıyoruz. Bu tavsiyelerin bir kısmı da bilhassa, büyük şehir hayatının insan sağlığına olan menfi tesirlerini azaltmaya yaradığı iddia edilen uygulamalardan bahsediyor.

Mesela ofislerde, bilgisayar başında çalışan insanların en büyük sıkıntısı bel, boyun, omuz ağrıları ve kireçlenmeleri gibi problemler. İşte bunlara karşı yoga pratiklerinin tavsiye edildiğini görüyoruz. Trafik yoğunluğu, iş hayatının rekabet ve çatışmalarının getirdiği strese karşı meditasyon yaparak gevşemenin faydasından bahsediliyor. Her türlü sağlık problemine karşı nefes eksersizlerinin birebir geldiği ileri sürülüyor.

İnsanlarımız bu gibi son derece cazip vaatlerden etkilenerek, uygulamaların öğretildiği merkezlere kaydoluyor. Bu merkezler her geçen gün çoğalıyor, mahalle aralarına kadar yaygınlaşıyor.

Bu merkezlere gidenler ise kendilerine vaat edilen sağlık, başarı, mutluluk ve huzura kavuşamıyorlar ama bu sorunların da temelinde yatan maneviyat açlığını fark ediyorlar. O zamana dek hayatta bütün istediklerinin maddi şartlara bağlı olduğunu zannederlerken, burada karşılaştıkları ‘inançlar’, onlara “aslında mutluluğun ve huzurun iç dünyada olduğunu” fark ettiriyor.

Örtülü din değiştirme!

İşin buraya kadar olan kısmına pek kimsenin itirazı yok ama görüyoruz ki çoğu zaman bu merkezlere giden kişiler, bir müddet sonra bir takım inançları benimsiyor; bilinçli veya bilinçsiz olarak din değiştiriyor.

 


Genellikle bu merkezler, “Bizim uygulamalarımızın dinle alakası yok. Her dinden insanlar bunları yapabilir,” dese de sonuç öyle olmuyor. Çünkü kendilerine gelen müşterilere;

“Sana öğreteceğimiz teknikler işe yaramıyor çünkü senin çakra’ların tıkanmış. Yani vücudunda enerjinin dolaşacağı merkezlerde enerji blokajı oluşmuş. Önce bunun sebebini bulmamız gerek. Bunun için de sana hipnoz yapmamız lazım” deniyor.

Hipnoz veya başka isimlerle yapılan seanslar sırasında da müşterilerine reenkarnasyon, yani ‘ruh göçü’ ve ‘Karma’ inancı telkin ediliyor. Mesela:

“Eski hayatında yaşadığın olaylar, bilinçaltında bazı kaygılara ve korkulara neden olmuş. Bu nedenle olumlu düşünemiyorsun…” gibi şeyler söyleniyor. Böylece insanlara yoktan bir korku ve kaygı da empoze edilmiş oluyor.

Artık aklına hiç yoktan bir korku düşürülmüş kişiler, her türlü istismara açık bir hale geliyor. İşte bu noktada, müşterilere geçmişin ‘karma’sının (yani menfi yükünün, ağırlığının) temizlenmesi için bir sürü zorlu çalışmanın öğrenilip uygulanması tavsiye ediliyor.

Tabi bu uygulamalar, bir ilmihalden okuyarak kolayca öğrenilebilecek şeyler değil. Mesela Yoga’da, 8 milyondan fazla ‘asana’ (duruş ve hareket) olduğunu söylüyorlar. Namaz kılmak için bir elin parmaklarından daha az duruş ve hareketi öğrenmeniz yeterli olduğu için küçük bir çocuk bile kendi kendine ve birkaç günde öğrenebiliyor. Ama onların öğretileri, öğren öğren bitmiyor. Tabi müşteriler, her seans ve her eğitim için para ödemeye devam ediyor. (!)

Ayrıca bu öğretiler, kitaplardan öğrenilemiyor; “inisiye olmak” gerekiyor. Yani, gizli ve sırlı olduğu ileri sürülen bilgilerin, mutlaka bir üstada bağlanılarak ondan öğrenilmesi gerekiyor.

Bu ustalar, kendilerine mensup olan kişilere “düşünce gücüyle istediği her şeyi yaratabileceğini, şifa verebileceğini, geçmişi ve geleceği bile enerji göndererek değiştirebileceğini” vaat ediyorlar.

Bu arada mensuplarını pohpohlamak için zaman zaman “Senin üçüncü gözün açık, farklı bir enerjin var. Özel birisin.”
“Sen indigosun, (seçilmiş birisin.) Eski hayatında senin bir amacın varmış. Şimdi onu tamamlaman gerekiyor.” gibi nefsi okşayan sözler söyleniyor.

Sanki bu öğretiler, yürüdükçe daha da uzaklaşan ufuk çizgisine benziyor. Hiçbir zaman ulaşamıyorsunuz. Tabi hiçbir zaman bir öğretiyi tamamlayamadığınız için “Bunlar hiçbir işe yaramıyor” deme hakkınız da olmuyor.

Ancak ne gariptir ki kendiniz bir faydasını görmediğiniz halde, para karşılığı aldığınız sertifikalarla hemen bir dükkân da siz açabiliyorsunuz! Zaten bu öğretilerin bu kadar cazip görülmesinin bir nedeni de böyle kolay yoldan meslek sahibi olmayı sağlaması…

Gençler, bu zamanda iş bulmanın en kolay yolunun bu merkezlerden sertifika toplayıp kendi öğreti sistemini kurmak olduğunu düşünüyor. Bilhassa ağzı iyi laf yapan, eli yüzü düzgün, sempatik bir genç; etrafına canı sıkılmış, sosyalleşmek için uygun bir yer arayan sosyete hanımlarını toplayabiliyor.

Zaten bu merkezler, tam da bu tip müşterilerin istedikleri gibi bir maneviyat vaat ediyorlar. Geziler, sağlık ve zayıflama kampları, özel kürler için bitkisel ilaçlar, tütsüler, mumlar, giysiler, takılar, hediyelik eşyalar, meditasyon müzikleri gibi türlü türlü tüketim eşyası…

‘New Age’

Elbette bu merkezlere samimi bir arayışla giden kişiler de yok değil. Bunlar, genellikle bu çevrelerde yaygınlaşmış kehanetlere samimiyetle inanan kişiler. Bilhassa ‘New Age’ (Yeni Çağ) akımına ismini veren kehanet, “Yakında insanlığın yeni bir çağa gireceğini” ileri sürüyor. İddiaya göre, 2012 yılında, insanların evriminde ani bir sıçramaya neden olacak bir kuşağa girileceği ileri sürülüyor.

Bu değişime hazır olanların “üstinsan” formuna evrileceği, hazır olmayan yığınların ise yok olacağı yönündeki kehanete, ciddi ciddi inanan bir kısım saf insanlar; mümkün olduğunca çok kişiyi ve tabi kendilerini kurtarmaya çalışıyorlar. (!)

 


Korkular ve asılsız ümitler yayarak, insanları kendilerine bağımlı hale getiren bir sürü inanç grubu, görüntüde kendilerine ‘sağlık ve mutluluk için teknik öğreten eğiticiler’ görüntüsünü kullanıyorlar. Hatta bu durum, kendilerine danışanlara sadece ‘faydalı teknikler’ öğretmek isteyen kişileri de rahatsız ediyor.

En acısı da bu grupların, kendi kültürünü ve maneviyat büyüklerini tanımayan halkımızın güvenini kazanmak için bizzat tasavvufu da istismar etmeleri…

Tasavvufu kullanıyorlar

Birçok sitede Hz. Mevlana, Muhyiddin İbni Arabî Hz. gibi tasavvuf erbabının adı ve sözlerinin, bu öğretileri tasdik edercesine kullanıldığını görüyoruz. Mesela, Hz. Mevlana’nın bütün eserlerinde ahiret inancından bahsetmesine rağmen, birkaç mısrasının tamamen çarpıtılarak, reenkarnasyon inancına işaret ediyormuş gibi gösterildiğini görüyoruz. Ne yazık ki kendi kültürünü tanımayan birçok insan, bu çarpıtmaları doğru zannediyor.

Öte yandan, her ne kadar “dinî bir hareket olmadıklarını” ileri sürseler de İslam inancının altını sinsice oyuyorlar. Çünkü her şeyden önce “Biz bütün dinlerin aslı ve özüyüz. Dinler insanları bölüyor biz birleştiriyoruz. Dinler eski zamanda gerekliydi. Ama artık evrim sürecinde dine gerek kalmadı.” gibi sözlerle, dinimiz aleyhine sinsi bir propaganda yürütüyorlar.

Bu arada da iman esaslarının hemen hepsine muhalefet ediyorlar. Mesela, ahiret inancına sahip kişilere; “Cennet de cehennem de senin içinde! Tanrı seni hiç tehdit eder mi? Korkuyla değil, sevgiyle Evrensel Ruh’la birleşmelisin!” deniliyor. Yine kader inancı inkâr ediliyor: “Hepimiz hayatlarımızı kendimiz seçiyoruz, şartlarımızı biz yaratıyoruz.” Deniliyor. “Şekil önemli olmamalı; asıl olan ruhtur,” denilerek ibadet ve hükümler önemsiz görülüyor.

Put çağına dönüş mü?

Peygamberler, medyumlarla aynı kalitede görülüyor; “bir zamanlar onlara vahyedildiği gibi şimdi de medyumlara vahiy geliyor.” diye iddia ediliyor. Cin tasallutuna uğramış yahut ‘şizodipal kişilik bozukluğu’ yaşayan bazı kişiler yahut birkaç kitap yazıp ünlü olmak isteyen şarlatanlar “kendilerine kutsal kitap vahyedildiğini” ileri sürerek; uzaylı inançları veya biraz ondan biraz bundan alıp karıştırarak, inanış modelleri ortaya atıyorlar.

Bu inanç çevrelerinde, eski zamanın büyücülük, falcılık gibi dinimizin hoş görmediği işler, genellikle moda isimler altında revaç görüyor. Mesela, büyü yerine ‘maji’ diyorlar; fal yerine ‘öngörüm’ gibi adlar veriyorlar. Puta tapıcılığı “zihni bir objeye konsantre etmek” adı altında sürdürüyorlar. ‘Kristal’ dedikleri taş parçalarından, ‘sembol’ dedikleri işaretlerden, çok büyük faydalar umuyorlar.

Her ne kadar sahte olsa da insanlara manevi susuzluklarını hatırlatan bu mistik akımlar, halk yığınlarını maneviyatın hakikisini aramaya yönlendiriyor.

René Guenon (Abdulvahit Yahya), Yusuf İslam gibi bazı Müslümanların, Hinduizm veya Budizm’i inceledikten sonra, İslam’da karar kılmış olmaları, bu düşüncemizin haksız olmadığını düşündürüyor. Ülkemizde dahi bir sürü insanımızın kendi dinimizin ibadetlerinin faydasına inanmak için Uzak Doğu uygulamalarıyla mukayese ettiğini görüyoruz.

Bu nedenle, iyimser bir bakış açısıyla bakarsak, insanlarımızın inanç ve maneviyat konusunda arayışa girmiş olmasını bir fırsat olarak değerlendirebiliriz. Ancak elbette şu soruyu da muhakkak kendimize sormamız gerekiyor: “İnsanlarımız neden kendi sapasağlam dinini, sahih ve aslına sadık tasavvufu bırakıp da hurafelerin peşine düşüyor?”

Müslümanlar ne yapmalı?

Hiç kuşkusuz insanların nefsine ağır gelen hakikat yerine, hoş gelen yalana yönelmeleri nadir görülen bir durum değildir. Fakat bu tespitin arkasına sığınmayıp bizim bu işteki rolümüzü de dikkate almamız gerekiyor.  

Günümüze bakacak olursak, hiç kuşkusuz bir kısım insanlarımızın moda inançların sömürü ağına takılacak kadar kendi inancından habersiz olmasında “bizlerin İslam’ı iyi temsil edemiyor olmamız”ın da bir rolü olsa gerek. Bu sorumluluktan kaçamayız.

Bizler, peygamberimizin ahlakını ne derece taşıyoruz? Kendi dinimizin kazandırması gereken olgunluğu, sağlam kişiliği taşıyor muyuz?
Bu arada, dinimize karşı tam bir inanç ve güven duyarak onu anlatabiliyor muyuz?


Neden insanlarımız bedava verilen hutbe ve vaazlara değil de ücretli seminerlere gidiyor? Acaba dini irşadı ve tebliği, günümüz insanı için cazip ve anlaşılır hale getirebiliyor muyuz? Yoksa sadece ilgili bir kesimin anlayabileceği bir lisanla mı anlatıyoruz?  

Bu arada şunu da görüyoruz, toplumuzun bir kesimi konforlu, ferah ve bakımlı otel salonlarında düzenlenen toplantılar yerine; loş, köhne ve bakımsız camilerimize gelmek istemiyorlar. Hatta bunu internet sitelerinde de dile getiriyorlar. Bilhassa bayanlar; camilerde kadınlara ayrılan kısımların çoğunlukla daracık, rutubetli ve kötü kokulu olduğundan yakınıyorlar.

Buna rağmen, camiye gelen bayanlar ise kendilerine kınama edasıyla yapılan telkinlerden şikâyet ediyorlar. Özellikle uygunsuz bir üslupla yapılan ikazlar, bu bayanları rahatsız ediyor. Bilhassa kılık kıyafet konusunda    onları “şekle değil, öze önem verdiklerini” düşündükleri çevrelere itiyor.

Mesela, “O ince çorapla namaz olmaz!” diye kestirip atan bir teyzemiz, bir bayanı camiden ve namazdan uzaklaştırabiliyor. Böylece, mezhepler arasında farklı yorumlanan detay bir hüküm farkı için bir insanımız imanından uzaklaşabiliyor! Doğrusu ya, bu duruma biraz da Müslümanların fıkıh kurallarını çok iyi bilmeden hüküm vermeye kalkması neden oluyor.

İslam doğru öğretilmelidir

Aslında insanımız, kendi dinini tanımak ve öğrenmek istiyor. Ancak ne yazık ki Kur’an kurslarımızın sözünü ettiğim eğitimlerin verildiği lüks salonların yanında, pek de cazibeli olmadığını itiraf etmek gerekiyor. Ayrıca, birçok kişi dinini öğrenmek için Kur’an kurslarından nasıl faydalanacağını da bilmiyor.

 


Diyanetle, vakıf ve derneklerin daha fazla işbirliği yaparak, çocuklara olduğu kadar yetişkinlerimize de uygun eğitim imkanları sunması gerekiyor. Eğer kenar mahallelerle sınırlı kalmayıp gözde semtlerde de kurslar açabilsek; bunları cazip imkanlarla donatabilsek, belki de bir çok kişi maneviyat ihtiyacını Hindistanlı ‘inanç tacirleri’nden karşılamaya kalkmayacak.

Bu arada dikkat etmemiz gereken önemli bir konu da şu; yetişkinlere dini eğitim veren görevlilerin, her alanda kendini yetiştirmesi ve olgun bir ahlaka sahip olarak İslam’ı güzel temsil etmesi gerekiyor. Çünkü Müslümana yakışmayan küçük bir davranışımız, bu insanlarımızı, yüzlerinde sahte bir gülümseme ve tevazu ifadesi taşıyan Budist misyonerlere itebiliyor. Bilhassa hanımlar, samimiyetsiz de olsa nezaketi; iyi niyetle yapılan kabalığa tercih edebiliyorlar.

İtiraf etmeliyiz ki günümüzde din eğitimi veren kurumlarımız, ne yazık ki toplumdan kopuk ve modern insanların meselelerinden habersiz bir eğitim kadrosu yetiştiriyor. Bunun bir nedeni, Kur’anı Kerim’in tecvit kaideleri, fıkıh kuralları gibi konuların yanında, Kuran’ın çağın insanına sunduğu imani ve deruni çözümlerin yeterince anlaşılamaması ve öğretilmemesi…

Oysa sözünü ettiğimiz çevrelere İslam’ı anlatabilmek için; günümüz insanlarının yaşadığı problemleri iyi bilen, onların insani hallerine anlayış gösteren ve dini hükümleri önem sırasına koyarak tedrici bir tebliğ programı uygulayan kişiler yetiştirmek gerekiyor. Bunu başarabilmek için peygamberimizin hayatını ve üslubunu çok iyi anlamak gerekiyor.

Görüyoruz ki, peygamberimizin İslam’ı tebliğde benimsediği en önemli prensibi; öncelikle İslam’ı çok güzel yaşayan ve temsil eden nesiller yetiştirmesidir. Sonra, Allah’ın hükümlerini gayet fıtrata uygun olarak, tedrici bir şekilde tebliğ etmiştir. Öncelikle imana önem vermiş, müjdeleyerek, şefkatle ve muhabbetle eğitmiştir.   

Her musibette bilmediğimiz bir hayır gizlidir. Belki imanlarımıza yapılan bu saldırı, bizim geciktiğimiz bazı hizmetleri vermemize vesile olabilecektir.

Esasen, bu inanç tacirlerinin çok kısa bir müddet sonra büyük bir çöküş yaşaması kaçınılmazdır. Çünkü ileri sürdükleri iddialar ve ortaya attıkları kehanetler, eninde sonunda büyük bir fiyasko ile sonuçlanacaktır.

Hem aklı eren kişiler, bilimsel bir görünüş vermeye çalıştıkları inançlarının akılla ve bilimle uzlaşmadığını göstermeye başlamıştır. Hatta bizzat bu işin içindekiler bile (biraz da müşteri kapma
telaşıyla) birbirlerinin ayıplarını ortaya dökmeye başlamışlardır. Ayrıca, kısa zaman öncesine kadar aralarında bulunan bazı kişiler de bu işlerin içyüzünü ortaya dökmeye ve itiraflarda bulunmaya başlamıştır.

Eğer Müslümanlar aktif ve gayretli olurlarsa boşluk içindeki insanlarımıza, tasavvuf yolunun hakiki maneviyatına eriştirmeleri mümkün olabilecektir.


  Editör :  Hatice Kübra ERGİN

 
1 2 3 4 5   Bu Habere Toplam 5 Puan Verildi
 Kaynak :  Hatice Kübra ERGİN

 Kategori  Basın Yayın

149 Kişi Tarafından Okundu.

Yorum ( 0 )   

Kayıtlı Yorum Bulunmuyor.

 

 Bu Kateoriye Ait Diğer Başlıklar

 
 
 

 Duyuru
 Köşe Yazıları

Hatice Kübra ERGİN

Hatice Kübra ERGİN ¬
Kanuni Sultan Süleymanın

Mehmet ERGİN

Mehmet ERGİN ¬
HOŞ GELDİN
 
Henüz Haberlere Puan Verilmemiş..
 
Bugün için Haber Eklenmedi.
Bu Hafta içinde Haber Eklenmedi.
Bu Ay içinde Haber Eklenmedi.
 
 Takvim
5  Eylül 2010  
Pts Sal Çrş Prş Cum Cts Paz
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31


 
 Ziyaretçi İstatistikleri
   
 Online : 1
 Bugün : 14
 Dün : 16
 Toplam : 5030
 Ip No : 38.107.191.100
     

 
 Son Haberler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi.
 
 Popüler Haberler

Son 30 Gün içinde Haber Eklenmedi.
 
 Döviz Bilgileri

  Döviz Alış Satış
  Dolar 1.4994 1.5066
  Euro 1.9241 1.9334
 
 Hava Durumu



 
 Reklam



 





Hayat Hikayesi | Eserleri | Basın Yayın | Videoları | Gizlilik Politikası


 
 

   © Copyright - 2009- Hatice Kübra ERGİN - Tüm Hakları Saklıdır. 

Bu site

 Çilem.Net altyapısını kullanmaktadır.

0,77 saniye.